Tuzun Eksikliği
Ahmet kaşığı yavaşça kasesine bıraktı. Çıkan tok ses, odadaki tek gürültüydü.
“Yine tuzu unutmuşsun,” dedi Ahmet, sesi buz gibiydi.
Leyla derin bir nefes aldı. Gözlerini tabağından ayırmadan, “Tuzluk hemen önünde Ahmet, ekleyebilirsin,” dedi. Sesi titriyordu ama geri adım atmıyordu.
“Mesele tuzluk değil Leyla. Mesele senin artık hiçbir şeye özen göstermemen. Bu ev, bu yemek, bu düzen… Hepsi senin için bir yük haline gelmiş gibi davranıyorsun.”
Leyla o an elindeki çatalı masaya sertçe bıraktı. “Özen mi?” diye yükseldi sesi. “Sabahtan akşama kadar bu ev için koştururken, senin sadece eksikleri görmek için eve gelmen mi özen? On yıldır bu masaya ne koyarsam koyayım, hep bir ‘ama’ buldun!”
Ahmet ayağa kalktı, sandalyesi zeminde tiz bir çığlık atarak geri gitti. “Çünkü hep bir şeyler eksik! Hiçbir zaman tam hissettiremedin!”
“Belki de eksik olan yemekteki tuz değildir Ahmet,” dedi Leyla ayağa kalkarak. Gözleri dolmuştu ama bakışları keskindi. “Eksik olan senin nezaketin, senin takdirin!”
O sırada masanın ucunda sessizce yemeğini yiyen küçük oğulları Mert, bardağını devirdi. Su, masanın üzerine yavaşça yayıldı, anne ve babasının arasındaki o görünmez sınırı ıslattı. İkisi de durup Mert’e baktılar. Mert’in korku dolu gözleri, odadaki tüm o devasa öfkeyi bir anda küçülttü.
Ahmet derin bir nefes aldı, omuzları çöktü. Leyla ise mutfak bezine uzandı ama eli havada asılı kaldı. Kavga bitmemişti, sadece kelimeler tükenmişti. Sofradaki o tuzsuz çorba artık ikisinin de umurunda değildi; asıl mesele, dökülen suyun masada bıraktığı o soğuk lekeydi.