Sessizliğin Ardındaki Çığlık
Bugün otuz sekiz yaşımın durgunluğundayım. Dışarıdan bakıldığında rayına oturmuş bir işim, telaşsız bir yaşamım var. Hatta babam da artık misafir odamdaki o sessiz sakin yerini aldı. Zaman, vicdan azabının bir türlü başaramadığını yaparak onu bana mahkûm etti. Manzara oldukça huzurlu görünüyor; fakat bu huzur, altında koca bir enkazı gizleyen ince bir buz tabakasından ibaret.
On yedi yaşındayken hayatımın akışı bir bebek müjdesiyle –ya da ailem için bir felaketle– değişti. Annem ve babam ne bağırdılar ne de çağırdılar; onlar için gürültü, temsil ettikleri o kusursuz, saygın imaja tersti. Çözümü öfkeyle değil, buz gibi bir planla buldular. Annem birkaç telefon trafiği yürüttü, babam ise varlığımı bir gölge gibi yok saymaya başladı.
Kendimi bir anda, eşe dosta “sağlık kampı” diye yutturulan, şehirden yalıtılmış bir klinikte buldum. Orası bir kamp değil, seslerin yutulduğu, telefonların sustuğu bir hapishaneydi. Ne sorsam o ezberlenmiş, ruhsuz cevapları alıyordum: “Senin iyiliğin için,” “İleride minnettar kalacaksın.”
O korku dolu sancıların sonunda, dünyanın en kırılgan sesini duydum: Bebeğimin ağlayışı. Yaşadığını haykıran o tek seferlik nida, kulaklarımdan hiç gitmedi. Onu görebilmek için var gücümle doğrulmaya çalıştım, yakardım ama karşımda sadece duvardan bir sessizlik buldum.
Az sonra annem kapıda belirdi. Yüzünde en ufak bir sarsılma yoktu. “Bebek yaşamadı,” dedi, sanki önemsiz bir ayrıntıdan bahseder gibi. Kanıt yoktu, veda hakkı yoktu. “Sesini duydum,” diye sayıkladığımı hatırlıyorum. Cevap yerine bir doktor ve zorla içirilen bir ilaç geldi. Yeniden gözlerimi açtığımda sadece bedenim değil, ruhum da boşaltılmıştı. Nerede olduğunu, cenazesinin ne zaman kalkacağını sorduğumda annem okuduğu derginin sayfasını çevirip, “Geleceğine odaklanmalısın,” dedi.
O karanlık gecede, vicdanı henüz kurumamış bir hemşire yanıma yaklaştı. Elime bir kâğıt sıkıştırıp, “Bebeğinle göndermemi istediğin bir şey varsa yaz,” diye fısıldadı. Ona verebileceğim hiçbir şeyim yoktu; saklayabildiğim tek bir cümleden başka: “Ona çok sevildiğini söyleyin.”
O notu ve günlerce gizlice ördüğüm, köşeleri sarı kuş işlemeli o mavi yün battaniyeyi hemşireye teslim ettim. Aramızdaki tek bağ o battaniyeydi. Ertesi gün uyandığımda her şey buhar olup uçmuştu. Annem, o battaniyeyi yaktığını söylerken bunu “geçmişin tortularından kurtulmam için” yaptığını savunuyordu.
Yaralarım henüz taze, sızım henüz dinmemişken beni alelacele üniversiteye yolladılar. Ortada ne bir mezar vardı, ne de bir açıklama. Ben de sormayı bıraktım; ama unutmayı asla başaramadım (Haberin devamini görmek ve okumak için resmin üzerine tiklayarak diğer sayfaya geçiş yapiniz)