Yarım Kalan Hayat
Mavi İlmeklerde Saklı Hakikat
Otuz sekiz yaşındayım. Hayatım, dışarıdan bakıldığında dingin bir liman gibi; düzenli bir iş ve misafir odamda ağırladığım yaşlı babam… Zaman, vicdan azabının hiçbir zaman başaramadığı bir şeyi yaptı ve yıllarca benden yüz çeviren babamı şimdi elime muhtaç bıraktı. Her şey ne kadar da sükûnet içinde görünüyor, değil mi?
Aslında değil.
Yirmi bir yıl önce, on yedi yaşındaki o çaresiz kızın dünyası başıma yıkıldığında, ailem gürültü patırtı yerine buz gibi bir sessizliği seçmişti. Saygınlıklarını her şeyin üzerinde tutan o insanlar, beni “sağlık kampı” adı altında, hayattan kopuk, kilitli kapılar ardındaki bir kliniğe mahkûm ettiler. Acılar içinde bebeğimin o ince, hayata tutunmaya çalışan ilk çığlığını duyduğumda, annem içeri girip bir cellat soğukkanlılığıyla infazı gerçekleştirdi: “Bebek yaşamadı.” Ne bir veda, ne bir mezar, ne de bir kanıt… Sadece bir yalan ve uyuşturulmuş bir ruh bıraktılar geriye.
O gece bir hemşirenin gizlice uzattığı kâğıda sığdırdığım o tek cümle, yirmi bir yıl boyunca karanlıkta yankılandı: “Ona çok sevildiğini söyleyin.” Yanına bıraktığım o mavi yün battaniye, köşelerindeki sarı kuşlarla birlikte küle döndü sanmıştım. Annem öyle söylemişti. Yaralarım kabuk bağlamadan beni üniversiteye fırlatıp attılar; yası sessizce, kimseyi rahatsız etmeden taşımayı öğrendim.
Yolunu Bulan Mucize
Geçen hafta yan eve taşınan o nakliye kamyonu, aslında hayatımın enkazını taşıyormuş. Bahçede gördüğüm o genç adam; koyu bukleleri, keskin yüz hatları ve tıpkı aynadaki bana benzeyen çenesiyle kalbimi durdurdu. Adı Mert’ti. Birkaç gün sonra kapımı çalıp beni kahveye davet ettiğinde, aslında kadere yürüdüğümü bilmiyordum.
Evinin eşiğinden geçtiğim an zaman durdu. Bir sandalyenin üzerinde, hani o yandığı söylenen, ilmek ilmek işlediğim sarı kuşlu mavi battaniye duruyordu. Titreyen sesimle sorduğumda, Mert o efsunlu gerçeği fısıldadı: “Ben evlat edinilmişim. Annem beni bu battaniye ve tek bir notla bırakmış: ‘Ona çok sevildiğini söyleyin’…”
Nefesim kesildi. Gerçek, yirmi bir yıllık bir uykudan uyanmış, tam karşımda duruyordu. Babamın o anki suçlu telaşı ve dökülen itirafları odadaki sessizliği parçaladı. Annem, hayatta olan bir çocuğun yasını tutmama izin vermiş, sahte belgeler ve sessiz ortaklıklarla bir hayatı benden çalmıştı. Babam ise bu korkunç sırrı yirmi bir yıl boyunca saklamış, bir gölge gibi arkasına gizlenmişti.
İlmeklerin Kavuşması
Mert’in şaşkın bakışları altında, gözyaşlarımın arasından gerçeği haykırdım: “Ben senden vazgeçmedim. Bana öldüğünü söylediler.”
Mert, parmaklarını o sarı kuşların üzerinde gezdirdi. O ilmekler, yirmi bir yıl önce sadece yün değil, bir annenin feryadıydı. Babamın hıçkırıkları ve Mert’in iki hayat arasına sıkışmış o mahzun hali arasında, mavi battaniye yeniden aramıza serildi. Bu kez bir kefen gibi değil, bizi birbirimize bağlayan bir köprü gibi…
Saatlerce süren o ağır konuşmaların ardından, yirmi bir yılın yükünü ilk kez hıçkıra hıçkıra ağlayarak bıraktım. Hiçbir şey sihirli bir değnekle düzelmedi; yaralar hâlâ orada, yalanların izi silinmedi. Ama evden ayrılırken Mert’in uzattığı o kahve fincanı ve “Şu an ‘anne’ demek için erken olabilir ama belki kahve içebiliriz” demesi, hayatımın en güzel cümlesiydi.
Ve şimdilik… O kahveyi birlikte yudumlamak, yirmi bir yıllık karanlığı dağıtmaya yetiyor.