İçeri girme, babanı ara dedi
“Çünkü içeride… şu an seninle aynı koltukta oturan kişi ben değilim.”
Hattın ucundaki ses titredi. “Dün gece rüyamda seni gördüm kızım. Bana ulaştın, yardım istedin. O kadar gerçekti ki, sabah uyandığımda kendimi eski evimizin önünde buldum. Yukarı baktım… Işıklar yanıyordu. İçeride bir gölge gördüm. Benim gölgemdi. Benim gibi yürüyor, benim gibi perdeyi düzeltiyordu. Ama ben aşağıdaydım.”
Telefonu tutan elim zangır zangır titremeye başladı. Gözlerim gayriihtiyarî üçüncü kattaki dairemin pencerelerine kaydı. Salonun ışığı loş bir sarı tonunda yanıyordu. Perdenin arkasından bir siluet geçti. Boyu, omuzlarının çöküklüğü, hatta başını yana eğiş biçimi bile tıpkı babamdı.
“Nasıl olur?” diye kekeledim. “Sekiz yıl önce seni toprağa verdik biz.”
“Biliyorum,” dedi babamın sesi, sanki çok uzaktan geliyormuş gibi yankılanarak. “Ölüm bazen bir son değil, bir yer değiştirmedir. O şey… Ben öldüğüm gün senin yasından beslenerek içeri sızdı. Sekiz yıldır seninle, senin anılarınla büyüdü. Şimdi tam olarak ‘ben’ oldu. Eğer içeri girersen, senin ve çocuğun hayatını çalacak. Çünkü artık bir aileye ihtiyacı var.”
Tam o sırada, yukarıdaki siluet durdu. Perde yavaşça aralandı. Cama yaşlı, tanıdık bir yüz dayandı. Babamdı. Bana bakıp gülümsedi ve eliyle “gel” işareti yaptı. Ama gözleri… Gözleri zifiri karanlıktı, birer boşluk gibiydi.
Bileğimi tutan yaşlı kadına dönmek istedim ama yanım boştu. Kadın, geldiği gibi sessizce kaybolmuştu. Karın üzerinde sadece benim ayak izlerim vardı.
“Binadan uzaklaş!” diye bağırdı telefondaki ses. “Hemen!”
Bebeğimi göğsüme bastırıp arkama bakmadan koşmaya başladım. Sokağın köşesini dönerken telefonumdan gelen son şeyi duydum; babamın sesi değildi bu. Tıpkı yukarıdaki camdan bana bakan o şeyin gülümsemesi gibi, mekanik ve soğuk bir fısıltıydı:
“Yirmi dakika doldu kızım. Ben zaten evdeyim.”