36 yaşındayım. Altı ay önce hayatım paramparça oldu
Asker, şapkasını eline aldı ve bakışlarını yere indirdi. “Benim adım Uzman Çavuş Kenan,” dedi sesi kısalarak. “Zeynep benim kız kardeşim. Eşini iki yıl önce görevdeyken kaybettik. O günden beri hem yas tutuyor hem de üç evladına tutunmaya çalışıyor.”
Sude, kapının pervazına tutundu. Market sırasındaki o kadının yüzündeki yorgunluğun sadece maddi bir sıkıntı olmadığını o an anladı. O yorgunluk, kendisininki gibi bir “kayıp” yorgunluğuydu.
Kenan devam etti: “Ben operasyondaydım, telefonum çekmiyordu. Dün gece birliğe dönünce Zeynep’i aradım. Ağlayarak anlattı. ‘Ağabey,’ dedi, ‘insanlar üstüme gelince yer yarılsa da içine girsem dedim. Ama bir kadın geldi, sanki Arda’mın (şehit eşinin adı da tesadüfen Arda’ydı) emanetiymiş gibi sahip çıktı bana.’ Sizin isminizi marketteki bir tanıdıktan bulmuş. Bana helallik verin Sude Hanım. Kardeşim o mamayı çocuklarına verirken ‘Bu sadece mama değil, bu bir umut’ dedi.”
Sude’nin gözlerinden yaşlar boşaldı. Kendi oğlu Arda’nın adını başka birinin dilinden, bir iyilik hikayesinde duymak kalbindeki o taşlaşmış ağrıyı ilk kez hafifletmişti.
“Ben de bir evlat kaybettim,” diye fısıldadı Sude. “O gün o markette aslında kendime yardım ettim. Uzun zamandır ilk kez birinin gözlerinin içine bakabildim.”
Kenan, ceketinin iç cebinden küçük bir paket çıkardı. “Zeynep bunu size göndermemi istedi. Kendi elleriyle yaptığı bir oyalı yazma. ‘Ona söyle, duamda dördüncü çocuğu oldu artık’ dedi.”
Kenan gittikten sonra Sude kapıyı kapattı ve yazmaya sarıldı. Evin içindeki o ağır sessizlik dağılmaya başlamıştı. Arda’sını geri getiremezdi, Murat belki hiç dönmeyecekti ama Sude o gün anlamıştı: Başka birinin yarasını üflemek, insanın kendi yarasını iyileştirmeye başladığı andı.
Pencereye çıktı, dışarıya baktı. Altı ay sonra ilk kez perdeleri sonuna kadar açtı. Güneş içeri sızarken, cebinden telefonunu çıkardı ve rehberde Zeynep’in numarasını aradı.
“Zeynep? Ben Sude… Yarın çocuklarla bize çaya gelir misiniz?”